Prinkipatonun Yabancılar Orkestrası
March 23rd, 2008
5 Ekim 2004, İstanbul
“İnsanın hayatı, insanın hayalidir.”
Andre Gide – Günlük ( 3 Ocak 1892 )
Güneyden, Marmara’dan esen rüzgar yüzüme vuruyor.
Ramazan’a az kaldı. Sultan Ahmet ışıl ışıl. Karşılamaya hazır kutsal ayı.
Fehmi Bey Otel’in terası her zaman olduğu gibi büyülü. Kutsal mekanların ve sakin ama üretken iç denizin ortasındayım.
Soyut! Bu atmosfer maddeden sıyrılmamın bir başka türü.
Geceye doğru, loş ışıkta cam masanın üzerinde yazıyorum.
Otel boş, terasta kimsecikler yok benden başka.
Güney esintisinin getirdiği bu koku bile ayırmaya, bir yerlere götürmeye yetiyor ruhumu;
limon yapraklarının kokusunu duyumsuyorum, Marmaradayım oysa Akdeniz de değil.
Ve Dominigo’nun dramatik aryaları kulaklarımda, yitik aşk kalıntıları.
Yolculuk başlıyor yine, gidiyorum bir yerlere ansızın. Belki birinin gözlerine veya mavi yeşil harelere.
Ne olursa olsun gidiyorum işte, gidiyor ve geliyorum bir zaman sonra.
Mevsimlerin en acımasızı sonbahar, teslimiyetin bedelini ödetiyor insana.
Kadercilik, inanç, varoluş. Bekli de aynı anlamların karmaşası. Arada bir kavramsal sancılar, kıvranmalar.
Dünyalıların gözüyle ölçüyü kaçırmalar, körü körüne varoluş körü körüne yazgıcılık düşüşleri.
Dengeyi ayarlayabilme yetisi, Tanrısal iradeye bağlanıp mutsuzluğa sürüklenme basiretsizlikleri.
Yine bir martı sesi, ardında yük gemilerinin sirenleri, boğazda kıpırdanmalar.
Öğle üzeri saat bir gibi geliyorum İstanbula. Piyalepaşa’dan biniyorum bir taksiye.
Taksici amca atmışyedi yaşında, Rizeli, aynı zaman da Kasımpaşalı elli yıldır.
Gülümsüyorum, yani Başbakanın sahici hemşehrisisin diyorum.
Sessiz ama bir şeyler söylemek ister gibi anlamlı ve buruk bir gülümsemeyle karşılık veriyor.
Mutsuz adamcağız. Seksenimde gösteriyorum diyor.
Yüzüne bakıyorum tekrar, o kadar olmasa da normal yaşının üzerinde göründüğü besbelli.
Savaşıma devam ettiğini söyleyen alın çizgileri, yüz ifadeleri.
Yorgun bir manevi hal. Günde üç paket sigara içmekte ucuzundan sertinden, sesi kap kalın, umarsız, bırakmış.
Ama işte yaşam savaşımı, oğluyla birlikte işletiyor kiralık taksiyi. Beni bırakıp devredecek ona işi.
İnerken tüm ısrarlarıma rağmen yüce gönüllü ezici bir edayla veriyor paranın üzerini.
Resepsiyondan vapur tarifelerini alıyorum, odama atıyorum çantalarımı, fırlıyorum Sirkeci İskelesine doğru.
İki vapuruna yetişmeliyim. Nerden esti bilmiyorum ama Büyükadaya gitmek istiyorum.
Vapura binmemle İstanbul’un tılsımını yeniden hissetmem bir oluyor.
Güverteden seyrediyorum Galatayı, Yeni Camiyi, Mısır Çarşısını, Aya Sofyayı, Sultan Ahmeti. Oturuyorum sonra.
Hava hafif rüzgarlı ama güneşli, berrak. Rus, İranlı ve Fransız turistlerle anlaşılan aynı şeyleri hissediyoruz.
Onlarda benim gibi kıpır kıpır. Kimi fotoğraf çekmekte, kimi sonbahar güneşine bırakmakta kendini.
Yanımda kır saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü, orta yaş üzeri, durgun fakat bakışlarından sıkıntı yansıyan bir bey.
Adalı olduğunu tahmin ediyorum. İçimden konuşmak geliyor.
Sohbet olsun diye bir soru soruyorum ve böylece başlıyor bir saat kesintisiz sürecek konuşmamız Ligor Amcayla.
Tahmin ettiğim gibi çıkıyor, Ligor Amca Burgazadalı bir Rum. Ama kökeninin İtalyan olduğunu söylüyor.
Yazları Burgazada da, kışları Bomonti de oturuyor. Aileden tüccar olduklarını anlatıyor.
Paşacım diyor, eskiden bankaların verdiği masa takvimleri vardı, yazardık vade gününü yapraklara borçlu sektirmezdi,
söylediği gün getirirdi parasını, şimdi çekler karşılıksız işler can sıkıcı.
Dertli oda benim gibi memleket meselelerinden. Kültürsüzlükten, yozlaşmadan, maddeci toplumdan, devlet çetelerinden,
sokak fedaisi bürokratlardan konuşuyoruz. Geçen yıl yaşanan Burgazada yangınından bahsediyor, alevleri yeniden hissediyor, hissettiriyor.
Bir saat nasıl geçiyor anlamıyorum bir taraftan Anadolu yakasını seyrederken.
Burgazada iskelesinde uğurluyorum “azınlık” Ligor Amcayı, sıcak bir tokalaşma ve gülümseme, görüşeceğiz diyor gözleri, görüşeceğiz Ligor Amca,
yürekler bir olsun.
İki simitçi çocuk geliyor. Onlarda olmasa mahrum kalacak yabancı konuklarımız vapuru kovalayan martılara birer parça simit atma zevkinden.
İşlerini bitirip yanımdaki boş bankoya oturuyorlar. Kürtçe konuşuyorlar aralarında.
Birer simitte ben alıyorum beyaz martılar için, İstanbula alışmış, aldırmaz, kavruk tenli diğer iki martıdan.
Muşlu Azizden, Batmanlı Mehmet’ten. Amaçları aynı, kaderleri aynı çocukların martılarla, birer parça ekmek.
Saat dörde doğru Büyük Adaya ayak basıyorum. Sokaklar tertemiz, kafeler, publar ışıl ışıl.
Ama bir an önce zamanımı tüketmeden Aya Yorgiye gitmek istiyorum.
Faytoncuların yanına doğru uzanıyorum. Gideceğim yerleri söylüyorum, ücrette anlaşıyoruz ve başlıyor ada yolculuğum Faytoncu Bahçıvan Yavuz’la.
Yavuzun yüzü de diğerleri gibi, sıkıntılı çizgiler, dertli ifadeler. Asıl mesleği bahçıvanlık Yavuzun, boş zamanlarını ise faytonculukla değerlendiriyor.
Aslen Karabüklü fakat otuz yıldır adadayım diyor iki çocuklu Bahçıvan Yavuz.
Önce Troşki’nin evine gidiyoruz. Prinkipo’nun meşhur sürgününden kalanları görmeye.
Ancak evde restorasyon var, sadece dışardan görebiliyorum yalıyı. Sonra Aya Yorgi yollarına vuruyoruz.
Sağlı sollu çam ağaçları, arkada deniz, tepemizde yumuşacık bir güneş, hafif bir esinti.
Ve estetik zevklerin doruklarında, mimari şaheseri bembeyaz ışıl ışıl Rum evleri, yalıları, konakları.
Bir cennet burası. Bense keyifli çift atlı faytonun açık mavi yumuşacık koltuklarında.
Bu sahne bana pekte haz almadığım siyah-beyaz Türk filmlerini hatırlatıyor hafiften.
Yürüyüş yoluna kadar getiriyor beni Yavuz.
Bir bucuk saat vermesini istiyorum bana, randevulaşıyoruz dönüş için.
Aya Yorgi yolu küçük kare taşlarla kaplı, çıkmak güç istiyor. Nasıl olduğunu anlamıyorum ama, on beş dakika sonra tepedeyim.
Güneş tam istediğim gibi. Çalıyorum kapısını yüzlerce yıllık Manastırın. Ortalıkta kimsecikler yok.
Benim yaşlarımda siyah cüppeli, sakallı, uzun saçlı bir papaz açıyor kapıyı. Bir mum dikiyorum o henüz çevirmekteyken kilidi.
Huzura…Kısa bir sohbetten sonra giriyorum kiliseye.
Her şey diğer kiliselerde olduğu gibi ve batıla, dogmaya inanan insanlar tıpkı benim mum dikmem gibi,
bir şeyler iliştirmişler ikonaların üzerine veya içerisine. Nedense istediğim, umduğum etkiyi alamıyorum Aya Yorgiden.
Çıkışta yine sohbet ediyorum Ortadoks genç papazla. Kiliselerin özelliklerini ve Aya Yorginin tarihini anlatıyor bana.
Sonra dışardan süzüyorum Manastırı. Papazın anlattığı yangından sonra onarım geçirdiği belli oluyor.
Şekil var ama o manevi doku kaybolmuş. Hüzünleniyorum.
Karnım açıktı, yan tarafta bir kır lokantası fark ediyorum.
Önce şöyle bir etrafı dolaşıyorum Dört cepheden de manzara muhteşem.
En uç tarafta İstanbul manzaralı bir köşe seçiyorum, oturup kendime bir şeyler söylüyorum.
Neden sonra garipsiyorum burayı. Ne diye böyle bir yer yaparlar ki diye düşünüyorum ister istemez.
Her şey allak bulak oluyor birden usumda. Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi burada da bir miras yok edilmek üzere,
mekanın maneviyatı ile bağdaşmayan bir sıradanlık, zevksizlik. Aşağıdaki mimari dokuyla örtüştüremiyorum burayı.
Önde Hrıstiyanların kutsal addettikleri ve akın akın ziyaret ettikleri kutsal bir Manastır, yanında tüm büyüyü bozan çarpık çurpuk bir dinlenme mekanı.
Umut kayboluyor birden bire, içselleşip genelleşiyor yozlaşma düşünceleri.
Hadi iyimserlik gir devreye. Dönüş yolculuğum başlıyor.
Faytoncu Yavuz beni beklemekte aşağıda.
Tıngır mıngır ilerliyoruz ada sokaklarında.
Rum Yetimhanesini ve mezarlıklarını, Reşat Nuri’nin evini, Gazi’nin kaldığı evi,
müzelik diğer evleri gösteriyor bana.
Misafirlere gösterilecek bu evlere bir de Kemal Derviş’in iki evi eklenmiş son yıllarda, onları da atlamıyor gösteriyor Yavuz,
gülümsüyorum. Keyifli yolculuğun bitmesini istemiyorum.
Ansızın iniyorum faytondan, kendimi arabasından kaçmış bir kısrak gibi yollara bırakıveriyorum.
Vatikan konsolosluğunun önünden kıvrılıp, Hamidiye Camiinin yollarına vuruyorum.
Sessiz sakin, mor, pembe, yeşil işlemeli sokaklardan geçiyorum.
Kızıl Sultan öyle bir cami yaptırmış ki, ada mimarisiyle barışık. Padişahın yaptırdığı Caminin Rum bir mimarın elinden çıktığı belli oluyor her halinden,
Ortaköy havası esiyor hafif hafif. Cami tertemiz, imam konuşkan.
Hikayesini anlatıyor caminin, eserle ilgili araştırmalar yaptıklarını söylüyor,
araştırdım ancak internetten ulaşabildim diyor bazı bilgilere.
Caminin temelinin ada da yaşayan Rumların muhalefeti ve yıkıcı tepkileri nedeniyle defalarca yeniden atıldığını,
sonun da bunlara öfkelenen Sultanın, Rum ahaliyi korkutmak için ada kıyılarına Hamidiye Zırhlısını yanaştırdığını,
caminin ancak bundan sonra yapılabildiğini ve bu nedenle isminin “Hamidiye” olduğunu söylüyor. Yapıyı gördükten sonra,
açıkçası pek de inanasım gelmiyor bu söylenceye. Ne Abdülhamit’in sert tehdidine, nede Rumların anlamlandıramadığım tepkisine.
Koşar adım yetişiyorum dönüş vapuruna.
Gelişte martılara simit atan turistler bu sefer vapurun iç tarafında.
Yorulmuşlar besbelli, boş bankolara kıvrılıvermiş her biri. Güneş kızıllığını aldı,
Heybeliadanın arkasından Marmaraya batıyor. Deniz turuncu artık ve herkes birine, bir yerlere yabancı…
Prinkiponun yabancılar orkestrası ağlatıyor işte martıları. Ve deniz analarının kendine kapanma vakti…..
Hava soğudu, biram tükendi,
üşümeler başladı, Garson Osman’ın getirdiği meyveler iyi gitti.
Otel çalışanları terası, bense sayfayı kapatmak üzere ve yelkovan tüketiyor akrebi,
oysa yalnızlıktı akrebin düşü….


3 yorum yapılmış “Prinkipatonun Yabancılar Orkestrası”
01
Erhomai Prinkipo…
Kalinihta Prinkipo…
İse mesa stin kardiamou Prinkipo…
editör not:
Prinkipo: Büyükada
Proti: Kınalı Ada
Antigone: Burgaz Ada
Kalki: Heybeli Ada
Theia: Teyze
Min me ksexnas: Beni unutma
Sthn igiea sou: Sağlığına
Sto kalo: Güle güle
Tourkos: Türk
S’ago paw: Seni seviyorum
Psixi mou: Canım
Moraki mou: Yavrum
Panaya mou: Meryem Anacığım
Eimai kaimenos: Zavallıyım. Zavallı ben
Siga: Yavaş
Koritsi moi: Kızcağızım, kızım
Kalinihta: İyi geceler
Erhomai: Geliyorum
02
editöre not:
bu bir nisiotika .Nisiotika ada kadınlarının hikayelerini anlatan şarkılardır.Ayrıca içinde geçtiği öyküyü çok severim…
çevirmeye o küçük sözlük yetmeyecektir.
bildiğim kadarıyla sözler şöyle
geliyorum prinkipo(büyükada)
iyi geceler prinkipo(büyükada)
kalbimin en derin yerindesin prinkipo(büyükada) …
03
güzel bir soluk oldu benim için.okurken adayı gezmiş nefes almış gibi hissettim.her bir sohbeti dinleyen yan banktaki kişi oldum.dolaştım arkandan sokakları.dinlendim…
Yorum yazmak isterseniz