Kuzey Tutkusu
January 14th, 2008
“Ben diye biri yok.
Senim ben.
Ayrı bir ben çıkarma ortaya.”
Hemingway – Silahlara Veda
![]()
Ne zaman kuzeye gitsem aklıma hep o geliyor.
Hiç fark etmiyor nerede olduğum.
Sadece bulunduğum yerden yönümü değiştirip kuzeye, yeryüzünün yukarısına doğru ilerlediğim an, aklıma o geliyor.
ben ve o ve tek bir insan.
Çok sonraları farkına vardım bu içgüdüsel davranışımın. Hayatımın tek bir yöne kilitlenmiş olduğunun farkında bile değildim aslında.
Kendi kendine oluyordu her şey.
Kuzeyi seçen ben değildim kuşkusuz. Duygularım ve kalbimdi adımlarıma yön veren.
Ne zaman metruk bir ev görsem bir yerler de, gözüm o eve bakan bir balkon arıyor. Ve ilkbaharın o insanın kalp ritimlerini arttıran esintisini hissediyorum. Küçük kare bir masa. Üzerinde iki şarap kadehi. İki insan karşı karşıya ve kuzeyde terk edilmiş eski bir ev. Fotoğraf makinemin deklanşörüne basıyorum. Bu gülümsemeyi yakaladığım an, kuzey kapılarım açılıyor ansızın.
“Kuzeyde yontuldu yüreğim ve ben kuzeyde yetiştim güneşe…”
Yitirdiğim sevdaların izini sürmedim hiç.
Kim, kimle, ne yapar merak etmiyorum.
Unuttum gitti hepsini. Ufak tefek kalıntıları önemsemez oldum zamanla.
Ama bu kuzey tutkumu atamadım içimden bir türlü.
Unuttum onu kimi zamanlar, hiçbir şey kalmadığını sandım, ama nedendir bilinmez kuzeye hep kuzeye gitmekten alamadım kendimi.
İçine düştüğüm sıkıntıyı anlatamam.
Nasıl kurtulmam gerekli diye düşünüp durdum günlerce.
Bu bir aşk değil elbette !
Sessiz konuşmalar.
Yaşadığım çelişki onun ruhumu, yoksa ben miyim ?
Bunu da bilmiyorum.
Hala kuzeye doğru gidiyorum.
Ne zaman ve neyle karşılaşacağımı bilmeden.
…
Gümüş bir şamdan ve üzeri güneş desenli mor bir mum hediye ettim ona.
Hiçbir şey söylemeden aldı elimden.
Sonra boynuma sarıldı, yanağıma çocuksu bir öpücük kondurdu.
Hafta ortasıydı.
Ağustos başıydı ama serin bir sabahtı.
Cehennem gibi bir otobüsten çıkmıştım, kuzeye gitmekti amacım en kısa sürede.
Yorgun argın atım kendimi onun evine.
Dudaklarını dudaklarımda hissettiğim an, aklıma okullarımızı birleştiren park geldi.
Aynı yıllar da ayrı okullarda okumuştuk.
Onunla o yaşlarda tanışmış olsaydım ve hiç kimse girmemiş olsaydı daha yaşamımıza, hiçbir şeyi yaşamamış olsaydık…
El ele yürüseydik iki yanı yorgun kavaklarla süslü parkta, okullarımız arasında.
Kuzeye doğru.
Hayalsiz gecede sırılsıklam bahar özlemiyle yanıp tutuşmaktayım.
Öğlen araları düzenli yürüyüşler yapıyorum. Kuzeye doğru.
Ve akşam üzeri,
yağmur seslendi;
“damlalarımı gönderiyorum sana, gönlüne…
yaşadığın ıssız kent ve bu ıssızlığın üzerinde yükselen topraklar senin coşkunluğun
olacak. Öyle kokular karışacak ki soluduğun havaya, yüreğinle nefes alacaksın.
Ve sana yetmese de, duyumsamayı özlediğin deniz kokusunu hatırlayacaksın. Gideceksin.
Sonu belli olmayan bu düş aleminde bir kapı daha aralayacaksın”
dedi,
ve sustu.
söylediğini yaptı.
Bir iki sıcak günle bunalan insanların üzerine beklemedikleri anda indi.
Bana ise bir gönül kapısı aralama fırsatı verdi.
Aşk ve doğa.
İklim ve başkaldırı.
Uysallık ve koku.
Coşkunluk ve tutsak.
Belirsiz hayaller. Yaşadığım düş alemi. Tutunduğum dal,
aşk !
Ruhumu saran deniz kokusu ve özlediğim duygu.
Hala gökyüzü bulutlu.
Kendi aleminde iyimser ve korkak bir ruh.
“Aşk bir paylaşımdır !” mı acaba ?
bu yüzyılda aşkı aramak.
korkuyla…
ve iyimserlikle.
Her şey ağır ağır akıp gidiyor. Oysa hızlanmasını isterdim. Bu duygumu yitiriyorum aslında. Zamana direnebilmek için yazıyorum. Oysa şimdi zamanın ne kadar da ağır ilerlediğinden yakınıyorum. Bir başlık atmak için bekleşiyoruz günlerdir.
Kötücül ve iyicil düşler birbirine girdi.
Hayat bir tarafta ben bir tarafta sanki.
Ufuksuz bir yeryüzünde sonsuzluğu arıyorum.
Ufuk ve insan. Yitirildi her ikisi de !
İnsan yok, insanın olmadığı yerde
ufuk !
sadece bir yanılsama. İnsan gibi tıpkı.
Yanılsamaların birlikteliği. Ufuk ve insan.
Gökyüzünün çöllerle kardeşliği.
Artık varolmayacak olan;
ne yeryüzü,
ne gökyüzü,
ne denizler ve
nurlu çöller,
ne de ufuk ve insan…
ve ben hala bir yanılsamanın tutsağı ve ben hala peşinde…ufkun, insanın…
içimdeki aşk…
gördüğüm yanılsama….
hiç bir şeyimi yitirmedim oysaki…
Başlamadığım bir öykü. Yada bitiremediğim bir roman. Ve hep var olan tutkular.
Yada yaşanılmayan sevdalar. Varlığı ile yokluğu belli olmayan aşklar. Kayıp bir kent.
…
Hep sıkıntı var gökyüzünde.
Bulutlar delik deşik.
Ne gökyüzü aydınlık ne de yeryüzü.
Kuzeyde bir kent ve onu çevreleyen gri deniz.
Bir güvercinin kanadıdır kuzey denizi.
Siyah beyaz çizgili sonsuz bir grilik.
Kül rengi bir ufuk.
Oysaki mavi düşler görmek isterdim kuzey denizinde.
Ufku mavi izlemek bulutları yüreğimle dağıtmak isterdim.
…
Sanki her şey kaleme tutunmam için tasarlanmıştı kuzeyde.
Çatı katında şirin, küçük, klimasız bir oda.
Aşağıda bir kent ve binlerce yaşam.
Karşıda liman inşaatı, birkaç yük gemisi, bol gürültülü karmakarışık ışıklarla dolu sıradan bir lunapark…
Burası kuzeyde bir kent.
Günlerden 26 Temmuz. Yedinci ay’ın son haftası.
Bitiş.
İlk geldiğim haftaya oranla günlerin nasılda hızla kısaldığını hissedebiliyorum.
Otogarda iniyorum otobüsten.
İner inmez şehir içi servisine atıyorum kendimi.
Saat 20:40.
Ne ki hareketimiz 21:00’i buluyor.
Mesaj yolluyorum ona.
Arıyor bir zaman sonra.
İlk buluştuğumuz pastanede görüşelim diyor.
21:15 e randevulaşıyoruz.
Ama yetişmem imkansız.
Servis yavaş mı yavaş.
Arıyorum tekrar. 21:30 a bekle diyorum.
Tamam diyor.
Şişman şoför beni otele kadar götürüyor.
Çantalarımı fırlatıyorum. Kendimi banyoya atıyorum. Rahatlamaya çalışıyorum kısacık zaman diliminde.
Saçlarım şekilsizleşiyor.
Nem ve tasarım. Yerinde durması imkansız. Şekil vermeler.
Üzerimde siyah keten gömlek, bacaklarımda jean pantolan.
Otelin köşesinden kıvrılıyorum. Cadde 200 m. yukarıda.
Hava sıcak mı sıcak. Yapış yapış bir kuzey akşamı.
Caddeler, sokaklar tıklım tıklım.
Sanki tüm şehir dışarıda.
Karanlık dar sokaklarda yol alıyorum.
Saat 21:30.
On dakika sonra buluşma yerindeyim.
Terledim ! Ensemden sırtıma süzülüyor damlacıklar.
Üst kat daha da sıcak, basık. Arıyorum onu nefes nefese.
Yemek yemeyecek misin diyor. Sen hele gel bakalım diyorum.
10 dakika sonra yanımda. Saçları koyulaşmış. Ten rengi de güneş yanığı. Sevimli gözleri gülüyor. Üzerinde sarı yeşil kahverengi tonlarında kolsuz bir gömlek, bacaklarında benim gibi jean pantolon. Durgun. Sakin, hoş. Pembe kırmızı karışımı ojeleri yok ellerinde şimdi. İki parmağı sarılı. Hafta sonu kestiğini biliyorum.
Ona getirdiğim iki kitabı veriyorum. Teşekkür ediyor her zaman ki nezaketiyle.
İstediği fotoğrafları uzatıyorum sonra.
Üzerimde yol yorgunluğu, sersem bir hal var.
Hemen konuya giriyor.
Ayrı şehirlerdeyiz diyor ve ekliyor.
Ben büro tuttum !
Ne kadar hızlısın diyorum.
Sessiz.
Bu ilişki bitecek diyor bir ses içimden !
Evet bitecek.
Ayrı şehirlerde olduğumuz için değil !
Yazgısını kendisi belirlemediği için bitecek.
Gözleri aşkın tam ortasına yaklaşıyorum diyor oysa.
Bakışları benim yüreğimle bir.
Ama aklı ve bu yüzyılın “mantık” diye adlandırdığı “mantıksızlığı” .
hayat bir tasarım !
Okuyacağı okul, yapacağı iş, seveceği insan. Anneler, babalar…geride kalan noktalar…
Ve haklı çıkıyor yine…
Tin ve yürek.
Bu yüzyılın unuttuğu ikili.
Anlamını kaybeden kavramlar.
mantık üzerine kurulu güzel bir ÇAĞ !
ve hep kaybeden…
Korkmuyorum.
Ne kaybetmekten, ne de istediğimi yapamamış olmaktan.
Ve üzülmüyorum da. Ezik de değilim.
Kıvrıla kıvrıla bir gece geçiriyorum çatı katı odamda.
Pencereler ardına kadar açık.
Dışarıda araba gürültüleri bastırıyor dalgaların sesini.
Naralar yankılanıyor sokak köşelerinde.
Bulutlar sabaha yer açmaya çalışıyor güneş için.
Yoksulluk alıp başını gitmekte.
Bomboş yürekler.
Bütün vücudum titriyor.
Ayaklarımın ucunda, kollarım da, göğsümde…
Göz yaşlarına boğulmuş bir gece bırakmak istemiyorum ardımda.
Bu ömür yoksul olmasa gerek !
Durağan, sıkılgan, anlamsız , edilgen…
nerede deniz var ben oradayım.
Tek başımayım.
Ardımda bıraktığım sevdalar.
Tutkulu ve dingin geceler.
Apaçık, kaçamak, lacivert geceler…
Yoğun, neşeli, hüzünlü sabahlar…
İnsanlar, naralar, yüreklerden akan anlamsızlıklar…
Yitirilen ve kazanılan ne ? Kendi kendine ! Her şey kendi kendine.
Durgun sularda çaresiz iki çift göz.
Son duruşmamızda bitti.
Nereden bilebilir ki hakim taraf vekillerinin sevgili olduğunu !.
Saat sabahın onu.
Adliye çıkışı.
Yer; kuzeyde bir kent.
Hava güneşli.
Saçlarımız sırılsıklam.
Yollarımız ayrı.
Gözlerimizse….artık kuzeyde değilim….


1 Yorum “Kuzey Tutkusu”
01
defalarca okudum bu yazıyı….beni bu kadar etkileyen ne diye düşünüp durdum.imgelermi,anlatım mı diye.buldum en çok yaşanmışlık duygusu beni çeken…
Yorum yazmak isterseniz