Pınarbaşında Sonbahar
December 21st, 2007
Toz gibi yağan yağmurun altında, bir elim şemsiyede diğer elim pantolon cebimde, Pınarbaşına doğru yavaş yavaş çıkarım. Aslında güzel yoldur Pınarbaşına giden bu yol. Tahtakalenin içinde, isimlerini bilsem de nerede olduklarını hemen bilemediğim köylerden getirilmiş rengârenk meyve ve sebze dolu sandıkların, kutuların, muşambaların arasından, o su birikintilerinin içinde rızkını arayan kedilere -zaten yağmurla hafiften ıslanmış- paçalarımı isteye isteye sürterek geçerim. Kenarına köşesine tahta parçaları çakılarak şöyle bir sağlamlaştırılmış ahşap binaların, damlardan akan suların, insan terinin arasından yürüyüp, Tahtakale isimli bu küçük semtten çıkınca, sağda solda önümüze çıkan beton binalar garip bir kasvet verir insana. Az ilerleyip, şu küçük ve dik yokuşun hemen başındaki kârgir hana vardığım zaman, ben kendimde, açıklayamadığım bir rahatlık duyarım. Bu han, ortasında bir avlusu bulunan iki katlı bir handır. Kapısı, sanki ben-i âdeme ait ihtiyar, genç, aç, muhtaç kim varsa herkes girsin diye hep açıktır. Bu hanın önünden geçerken tuhaf bir duyguya kapılır ve avluya bakarım. Belki, bu soğuk ve yağmurlu günde, -olur ya- boyunları çıngıraklı, yorgun ve çökmüş birkaç devenin yanında, başında beyaz sarık, üstünde yeşil mintan, ayağında çarık kendimi görürüm.
Az ileride, tabelasını önünden her geçişimde okuduğum, ama, bunca asrın sürükleyip, önüne katıp bize getirdiği cami, duvar, taş bolluğundan mı bilmem, adını her zaman unuttuğum küçük bir mescidle, onun hemen önünde, içinde kimin yattığını bilmediğim -aslında ilgilenmediğim- bir türbe bulunur. Birkaç adım sonra yokuş bitmek üzeredir. Şimdi karşımızda, Pınarbaşı mezarlığının, bize sanki sonsuzluğu hatırlatmak isteyen ve bitmek tükenmek bilmeyen duvarları vardır. Duvarları soluma alıp ilerlerim. Hızını arttırmış, toz gibi yağan yağmurla birlikte, etrafta, yaprakları limon sarısı ağaçlar, mezarlığın içinde neftî serviler bulunur. Bana öyle gelir ki, bütün bu serviler, belkide yalnızca mezarlıklarda büyümek için yaratılmışlardır. “Ne kötü bir kader bir ağaç için” derim kendi kendime. Gri renkli bulutların karışmasıyla, renkleri bir koyu maviden sisli ve açık bir maviye dönüşmüş olan tepelerin eteklerinden aşağıya doğru yığın yığın inen şu beyaz mermerler ne de güzel dururlar! Ne tuhaf. Ölümün kasvet verici bir şey olduğunu bilmeme rağmen, ben, mezartaşlarının bu ahengini severim. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığım için mi? Sanmıyorum. Belki de öleceğim günü bilmediğim içindir. Öleceğim günü bilseydim eğer; mesela en az şu serviler kadar ihtiyar, en az şu mezarlar kadar dünyayı umursamayan, ak sakallı ehl-i vukuf biri, şu beyaz mezar taşlarının arasından çıkıp, bana; “Ey insanoğlu! Şu gün ve şu saatte gözlerini yumacaksın! “ deseydi, hayat o zaman sadece, o ihtiyarın nasıl olduysa bana bildirdiği o günden, o müthiş tek bir günden ibaret olurdu.
Bunları düşünürken, daha doğrusu içimden kendi kendime konuşurken, tarih öncesinden uçupta bir serviye konan bir kumrunun sesi beni bu hülya âleminden uyandırır. İşte şimdi sağ tarafımda bir okul. Bu okulu geçtikten sonra Pınarbaşı meydanı… Meydanı çevreleyen birkaç karış yüksekliğindeki duvarın dışından bu meydanı seyrederim. Yağmur, bu mevsimde, her ağacı, yerdeki bütün yaprakları limon sarısına boyamış veya her renge biraz sarı renkten bulaştırmıştır. İnce yağmur taneleri, az ileride, önümde duran havuzdaki suya kavuştuğunda, su denilen sihirli kimya bir başka harekete geçip muntazam halkalar oluşturur. “Fiziğe göre, su yüzeyinde oluşan halkaların dalga boyu, halkaların yayılma hızının, o halkaya ait frekansa bölünmesiyle bulunur ki, burada sözü edilen frekans f=1/T ile belirli olup … “ Seneler öncesinden kulağıma çalınan bu ses kimin sesiydi? Birden havuzun sağ tarafında biri, belki de mezarlıktan çıkmış biri, beni görmeden, elindeki kovayı suya daldırıp doldurur ve hemen arkasını dönüp gider. Herkes bu dünyada benim kadar -en azından bu dünyayı kurtaramayacak kadar- hülyalı değil.
Meydanın orasından burasından birileri geçer; bir öğrenci, bir dilenci, bir orta yaşlı adam. Ben karşıya, yakındaki surlara doğru yürürüm. Bu surlara doğru ilerlerken, -son zamanlarda- bir düşünce aklıma gelip konar… Bazen bir şeyi kendimize ne kadar yaklaştırmak istersek, o yaklaştırmak istediğimiz şey -her neyse o- bizden o kadar uzaklaşır, kaçar ve yabancılaşır. İşte bu surlar yakın zamanda yenilenmiş, az önce söylediğim gibi tarihten, daha doğrusu tarihin kendisi olmaktan uzaklaşmış, kısacası bizi biraz ürküten şey başımıza gelmiştir. Sur dediğimiz yapıda pala izi, gürz çentiği, barut yanığı, gülle yıkıntısı olmalı. Neden bu insanlar tarihi kendi haline bırakmazlar? Birkaç yüzyıl sonra, bu yenilenmiş surları öğrencilerine gezdiren bir okul hocası, çocuklara kimbilir ne masallar uyduracak; “Çocuklar, işte bu surlar Bursanın fetih günlerinden arta kalan… “
Pınarbaşı meydanını terkederken hemen önüme çıkan şu kadar asırlık iki çınarın bütün dallarına, bütün yapraklarına konmuş sanki binlerce, onbinlerce tarçın kuşu, güvercin, şahin, bir o kadar serçe, keklik ve kartal kulakları tırmalarcasına bağırışırlar. Asırlar öncesine ait bu kulak tırmalayıcı ses, bir o kadar da güzel ve tatlıdır. Bu sesleri, hangi kuştan çıktığını bilemediğim bu sesleri çınarların altında durup dinlerim. Az ileriden, pencere demirleri ve kapısı yeşile boyanmış köşedeki türbenin karşısındaki ahşap evin penceresinden çıkmış katran renkli bir teneke bacadan tüten kömür kokusu, gelip önce burnumu sonra ciğerlerimi yakar. Yakar yakmasına amma, ben bu zehirli dumanı biraz olsun içime çekmekten, nasıl diyeyim, bir haz, garip bir zevk duyarım. Hatırası olan ve çoktandır rastlamadığım bir şeye, bir eşyaya, bir maneviyata kavuşmuş olmanın sevincidir bu. Hem sonra şu bahsettiğim evde, yıkık dökük ahşap evde birilerinin bulunması da bir başka hoşuma gider. İçindeki insanları düşündüğümden değil… o ahşap evi, daha doğrusu kendimi düşündüğümden. Bir evin bacası tütüyorsa, o ev artık -en azından daha bir süre- yıkılmayacak, içindeki insanlar, kapısındaki kediler, tavanarasındaki kumrular kaybolana kadar ayakta kalacakmış gibi gelir bana.
Ben, karşısında türbe bulunan bu evden, her zaman sağ taraftaki sokağa, bahçesinde muşmula ağacı olan evin bulunduğu sokağa saparım. İnce dallarından portakal renginde muşmulalar sarkan, göğün grisine yaslanmış bu ağaç, adeta güzel olan her şeyin mihenk taşıdır. Bu mevsimde başka bir şehirde, mesela güneydeki bir şehirde bulunsam, bu ağacı mutlaka portakal ağacı zannedeceğimden eminim. Gökyüzünden katran damlaları gibi dökülüp gelmiş birkaç karga, muşmulaları hem didikler hem de arasıra bağırışır. Sokağın bir yanı, içine kârgir evler inşa edilmiş surlarla çevrilidir. Biraz ileride, küçük bir dükkanda, elleri kirden muşambalaşmış bir ayakkabı tamircisi vardır. Ancak bir kişinin -o da ayakkabı tamircisinin- sığabileceği kadar küçük bu dükkandan benzin, deri parçası, çürük tahta kokusu yayılır. Yüzünden düşen bin parça ama karnı tok tamirci, eski ayakkabılara birşeyler yapıştırır, elinde çekiç ağzında çivi, eski ayakkabılara birşeyler ekler, onlardan para çıkarır.
- Kar yağacak!
Sol tarafta, hemen yanımda beliren bu sesin sahibi, orta yaşlı, kır sakallı, başında kasket, üstünde siyah palto, şemsiyesi olmayan, benim adımlarımla beraber yürüyen biri.
- Ben, -dedi, şu tepede oturuyorum… kar yağacak.
Nedense, “kar yağacak” sözünü bir felaket, bir yıkım haberi verir gibi telaffuz etti.
- Yalnızlık zor -dedi. Benim hanım öldü… kanserden öldü. Beş sene evvel.
Biraz durdu;
- Sabah çıktım evden. Ocağa tüp almak gerekti. Benim çocukla birlikte oturuyoruz, çocuktan istedim parayı, on lirayı, “Baba, dedi, vallahi bende de yok”… sabahtan beri bir on lira bulamadım… yalnızlık zor.
Sessizce yürürken, birden benden para isteyecekmiş gibi geldi… çekindim. Bende de para olmadığından değil, neden param olmadığını, neden işsiz olduğumu -ne lüzum varsa- anlatmam gerekirse diye çekindim. Birbirlerini hiç tanımayan insanlar bazen gereksiz yere konuşurlar, gereksiz yere samimiyet kurarlar birbirleriyle; toplum hayatının eğreti, eğreti olduğu kadar yapay ve vazgeçilmez bir parçası… Köşedeki camiye varınca sola saptım, bir on lirayı sabahtan beri bulamayan orta yaşlı adam yoluna devam etti. Konuşmamız, daha doğrusu onun konuşup benim de onu dinleyişim, nasıl başladıysa öyle, selâmsız sabahsız sona erdi.
Yazı : Levent SUBERK
Fotoğraf : Bülent SUBERK


Yorum yazmak isterseniz